Uzun yıllardır kişisel sergi açmayan bir ressam Güngör Taner... Son 10 yıldır gözleri eskiye göre az görüyor ve duyma sorunu yaşıyor. Röportaja başlamadan önce "Sizden biraz yüksek sesle konuşmanızı rica edeceğim" diyor 84 yaşındaki çınar... Hasret kaldığımız bir nezaket, içimden "Ne varsa eskilerde var" diyorum. Bir an yüzüme dönüyor, "Artık iç sesleri mi duyuyor yoksa" diye irkiliyorum. Bu zamanın insanı değil Güngör Taner. Hayatı boyunca asistanı olmamış mesela. Hatta asistan fikrine karşı. Pendik'teki atölyesinde tek başına çalışıyor. Yurt içi ve dışında birçok sergiye imza atan Taner'in Noblesse isimli sergisinde buluşuyoruz.
-Öncelikle yüksek sesle konuşmam gerekiyormuş hocam, affınıza sığınıyorum.
-Kulaklarımın biri kaput, tek kulakla idare ediyorum. Araba kullanıyordum ama gözüm az gördüğü için bıraktırdılar. Deli olacağım, çok kötü oldu bu. Gözlerim de iyi değil, mesela şu an seni flu görüyorum.
HOCAYI BİRAZ KIZDIRDIK
- Belki sizin için iyi olmuştur araba kullanmamak...
- (Sinirleniyor) Hiç de iyi olmadı. Ben araba kullanmaya çok meraklıydım, hem de delilik yaparak araba kullanmaya...
- (Konuyu değiştirmeye çalışıyorum) Sizin için "Resimleri çok renkli ama arabası siyah" diyorlar...
- O zaman siyaha rastlamışlardır, gerçi ondan evvelki de siyahtı, ama bir önceki metalikti. Siyah asil bir renktir. Arabada siyah-beyaz severim. Ne öyle rengârenk otomobil mi kullanılır!
- Sinirlendirdim sizi. Baştan başlayayım mı? Nasılsınız hocam?
- Nasıl olacağım? Arabasızım, çok kötü! Ehliyeti 1974 yılında aldım, araba merakım hep vardı. Ehliyetten sonra iyice arttı. Yarış arabası, spor araba falan bayılırım öyle şeylere. Karıma bile spor araba aldırmıştım.
- Peki araba yüzünden hiç geç kaldığınız bir sergi açılışı oldu mu?
- Araba yüzünden değil ama geç kaldığım sergi olmuştur. Çünkü sergilerin açılış günü gelmeyi sevmem. Bir kere o gün resimlere iyi bakıldığına inanmam. Resme bakacak adam sergi boşken gelir. Bu benim anlayışım. Kendi sergilerime biraz sallanarak gelmişimdir.
Sonra mecbur oluyorsunuz, nezaket icabı falan...
- Serginin ismini küratör Zeynep Öztürk koymuş...
- Evet, ben koymadım. Sergiye büyük emek verdi, Zeynep Hanım, ben de itiraz edemedim. Kendi kendime "Ben asilimdir" demek hoşuma gitmiyor.
- Ama yeni nesil övgüye bayılıyor. "Ben ben" diye dolaşıyor herkes...
- İnsan kendi kendine "Ben kralım. Ben şaheserim" der mi yahu? Gerekiyorsa övgü yapılır, biz böyle büyüdük. Ben yapayım da ismi başkaları koysun, benden daha iyi bilenler vardır. Bütün dünya sanatında da hep böyle olmuş.
İsim koymak zor bir şey. İşimiz de değil yani.
- İlk resminize dönelim mi?
- 6 yaşlarındaydım. Bizim sülalede herkes resim yapardı. Dayım rahmetli, İbrahim Çallı ile çalışırdı. Çallı, üçlü sedef katmanı yağlı boya hediye etmiş, bir Fransız takımı. Çocukken o zamanlar Ankara'daydım, ilkokulda. Gelmiş dolabın üstüne koymuş ama ben sürekli karıştırıyordum.
Dayım "Karıştırma" diyordu. Boyaları alıp kokluyor, yüzüme sürüyordum, yalıyordum. Bir akşam dayım eve geldi, elleri kolları dolu. "Al, bunlar senin boyaların." Anneme de "Bu yarın okula gitmeyecek" dedi. Babam ben 3.5 yaşındayken rahmetli olduğu için annemin tek çocuğuyum ve "Aman bir şey olmasın" diye endişelenirdi. Bir horoz başı yaptı dayım, koltukların üzerine. Bir tane de çürük elma resmi, "Bunlara baka baka yapacaksın" dedi. Hayatımda ilk defa elime boya geliyor ve bu yağlı boya. Ertesi gün yine okula yollamadı dayım, bir peyzaj yaptı. Onu da yapınca "İşte şimdi ressam oldun" dedi. O gün bu gündür durmadan resim yapıyorum. Hiçbir üniversite sınavına girmedim. Sadece o zamanki Güzel Sanatlar Akademisi'nin sınavına girdim, başka hiçbir şeyin sınavına girmediğim için olası ihtimallere karşı bir de heykel bölümünün sınavına girdim. İkisini de birincilikle kazanmışım. Tabii ki resmi tercih ettim.
- Resim yaparak geçinebildiniz mi?
- Ressamların, sanatçıların hayatı yaşayabilecek kadar para kazandığı imkanları yavaş yavaş şimdi doğdu. Öyle bir zamanda yapılıyor bu iş. O zamanki destekle "Ben ressam olacağım" desem, "Bırak evladım, aç kalırsın" derlerdi.
Yılların getirdiği şeyler, adım adım geldik. Akademi yılları geçti ve bitti. 35 sene orada hocalık yaptım.
ZEYNEP ÖZTÜRK'E TEŞEKKÜR EDERİM
- Bu sergiyi açmak size neler hissettirdi?
- Çok güzel hissettim ve zevk aldım. Tam istediğim gibi oldu. Resimlerin düzeniyle, yapısıyla kısaca her şeyiyle Zeynep Öztürk Hanım sayesinde çok güzel oldu. Ona teşekkür borçluyum. Ben 35 senelik hocalığımda bir sürü sergi düzenledim ama inanın ki bu kadar güzelini yapamazdım.
İNSANIN RUHU HEP 18 YAŞINDA
- Renkleri sorsam size. Kırmızı dediğimde ne hissediyorsunuz?
- Kırmızı benim için bir numara. Zaten bakarsanız genelde ben hep üç ana renk üzerinden giderim; sarı, kırmızı, mavidir. Yeşil de kullanırım. Ama genelde hep üç ana renkten işimi götürmeye çalışıyorum. Hem açık koyu kontrastlı, hem renk kontrastını müşterek kullanmaya çalışıyorum. Müşterek kullanmaya çalışmak demek, bir büyük belayı başından savmak demektir. Benim resmimin sonunda bir tanesi dominant oluyor, bir tanesi ara oluyor. Yani mecburen giriyor ama diğeri de onu sonuna kadar ileriye iteliyor. Çünkü bunların ikisinin kurguları birbirine denk düşmez.
Bunları yan yana getirme cesaretini göstermeye çalışıyorum, aslan burcu olduğum için. Tabi bu biraz deliliğe de giriyor. En büyük çıkmazlara da saplanabilirim. İnsanın yaşı 84'e gelebilir ama ruhu hep 18-20 arasıdır. Dolayısıyla cesaret sonuna kadar diyorum.
RENKLERİN GÖRKEMİNDEKİ SIR
- Resimlerinizin renkleri bugünün gençlerine göre çok cafcaflı, sizin neslin tabirine göre ise görkemli. Her renkte ayrı bir görkem var. Bu nasıl oluyor?
- Nasıl olduğunu bilmiyorum. Resim dediğimiz şey benim için iki şeyden oluşur. Ben heykeltıraş gibi davranmak isteyen, derinlikle uğraşan ama aynı zamanda da yüzeyle uğraşan bir yapıdayım. Hem derinliği hem yüzeyi, bir arada böyle birbirine sarılıp bir cümle meydana getirmesini istiyorum. Dolayısıyla her bir renk için yüzeyin neresinde duracağına karar veriyorum, aynı şekilde derinlik için de geçerli. Hangi tonları kullanmam gerek, koyuların üstüne açık mı, açıkların üstüne koyu mu koymalıyım, orta tonun üzerine neyi koymalıyım şeklinde bir kurgu içerisinde kullanıyorum renkleri. O rengin koyuluk ve açıklık derecesi, peslik ve tizlik derecesi, şiddeti, vuruluş yönü, ne tarafa kontrast yapacak, ne tarafa pasaj yapacak diye... Bütün bunlar hesaplanarak yapıldığı için o renkler bütün haşmetiyle ortaya çıkıyor. Yani renk olsun diye sürmüyorum, oraya o rengi hesapla sürüyorum.